Her sabah aynı otobüse binip aynı durakta inen, aynı simitçiden aynı simidi alan, öğle arasında aynı tostu yiyen birini düşünün. Aslında düşünmenize gerek yok; çoğumuzun hayatı az çok böyle. Rutin kötü bir şey değil. Ama bazen insanın içinde küçük bir ses “hepsi bu mu?” diye sorar. İşte o ses, valizin fermuarına uzanan ilk eldir.
Kısa cevap: başka hayatları görmek için
İnsan neden gezer sorusunun kısa cevabı bence şu: Yaşadığı hayattan başka hayatları görüp, tek ihtimalin kendi yaşadığı hayat olmadığını anlamak için.
Uzun cevabı biraz daha karışık, biraz daha komik ve bolca bavul içeriyor. Buyurun, uzun cevaba geçelim.
Evliya Çelebi’nin tatlı dil sürçmesi
Seyahatname’de anlatılan meşhur bir rüya vardır. Genç Evliya rüyasında Hz. Peygamber’i görür; heyecandan “şefaat” diyecekken ağzından “seyahat” çıkar. Rivayete göre hem şefaat hem seyahat kendisine bahşedilir ve gerisi, yarım asra yakın sürecek bir yolculuğun hikâyesidir.
Bu hikâyeyi çok seviyorum, çünkü gezmenin insan için nasıl bir şefaat olabileceğini anlatıyor. Bazen kurtuluş, bulunduğun yerden biraz uzaklaşmaktır. Bazen de doğru kelimeyi yanlışlıkla söylemek.
Başka hayatlar müzesi
Bir sabah Mudanya’da ağlarını toplayan bir balıkçı görürsünüz. Kolunda saat yoktur ama denizin saatini bilir. Cumalıkızık’ta bir teyze reçel kazanını öyle ciddiyetle karıştırır ki dünyanın en önemli işini yapıyor sanırsınız; haklıdır da. Başka bir şehirde, siz daha uyurken fırınını açan bir genç, şehri doyurmaya çoktan başlamıştır.
Bunları görünce insanın aklına aynı cümle gelir: “Ben de böyle yaşayabilirdim.” Gezmenin sihri tam burada. Kendi hayatınızı küçümsetmeden, onun bir ihtimal olduğunu fark ettirir. Tek ihtimal değil.
Ve bu fark ediş garip bir şekilde rahatlatıcıdır. Çünkü madem başka türlü yaşamak mümkün, o zaman kendi hayatımızı da biraz değiştirebiliriz. Bir alışkanlığı, bir yolu, bir bakışı. Bazen bir simitçiyi.
Gezmek, insana kendi evini yeniden tanıtır
İşin komik tarafı şu: İnsan dünyanın öbür ucuna gidip en çok kendi evini özler. Yabancı bir şehirde yüzlerce kafenin önünden geçer ve “bizim çaycı gibi demleyen yok” diye söylenir. Gezmek bazen gittiğin yeri değil, döndüğün yeri anlamaktır.
Pascal, insanın bütün dertlerinin odasında sessizce oturamamasından kaynaklandığını söyler. Muhtemelen haklıdır. Ama bazen o odaya dönüp sessizce oturabilmek için önce biraz yürümek gerekir.
Gezmenin pek de felsefi olmayan gerçekleri
- Haritadaki “8 dakika yürüme” ifadesi yokuşu hesaba katmaz. Bursa’da yaşayan biri olarak söylüyorum: Her yokuş bir hayat dersidir.
- Valiz kapanmıyorsa üstüne oturmak bir çözümdür. Valizde kestane şekeri varsa değildir.
- Otel kahvaltısında üçüncü tabağı doldururken kendinizi yargılamayın. Gezmek, “bir daha ne zaman?” sorusunun ta kendisidir.
- Her şehirde “tarihi” olduğunu iddia eden bir dondurmacı vardır. İddiayı doğrulamak için en az iki top denemek bilimsel bir zorunluluktur.
- Fotoğraf çekmeyi bırakıp sadece bakmak, gezinin en zor ve en kıymetli anıdır.
Yabancı bir şehirde kimse değilsin (ve bu harika)
Kendi şehrinizde bir unvanınız, bir geçmişiniz, uzun bir “bu iş böyle yapılır” listeniz vardır. Yabancı bir şehirde ise kimse sizi tanımaz. Menüyü okuyamaz, parmağınızla gösterirsiniz. Yol sorarken iki kelime ve bolca el hareketiyle koca bir cümle kurmaya çalışırsınız. Kibir orada valizden hiç çıkmaz.
Bu küçük acemilik insanı yumuşatır. Kendi şehrinde her şeyi bilen biri, başka bir şehirde yeniden öğrenci olur. Gezmenin en büyük hediyelerinden biri de bence bu: Arada bir hiçbir şey bilmeyen biri olmak ve bunun hiç de fena olmadığını görmek.
Bir fotoğrafçı olarak: 1/250 saniyelik ödünç hayatlar
Fotoğraf çekerken başka birinin hayatından 1/250 saniye ödünç aldığımı düşünürüm. Bir pazarcının gülüşü, koşan bir çocuğun havada kalan ayağı, pencereden sarkıp aşağıya seslenen bir anne… O kareler bana her seferinde aynı şeyi fısıldar: “Senin hayatın tek hikâye değil.”
Belki de bu yüzden fotoğrafı bu kadar seviyorum. Her deklanşör küçük bir seyahat; bilet almadan, valiz hazırlamadan, sadece dikkatle bakarak gidilen bir yolculuk.
Peki uzağa gitmek şart mı?
Hayır. Bazen otobüsün son durağına kadar gitmek de seyahattir. Bazen hiç girmediğiniz bir sokağa sapmak. Bursa’da yaşayan biri olarak kendi şehrinde turist olmanın tadını iyi bilirim; bunu Geldik Bursa’ya, Napcaz? yazısında uzun uzun anlattım.
Mesafe değil, bakış önemli. Aynı sokağa ilk kez görüyormuş gibi bakabiliyorsanız, valizinizi şimdiden hazırlamışsınız demektir.
Son söz
İnsan neden gezer? Başka hayatları görmek için. Sonra o hayatların hiçbirini yaşamadığı hâlde her birinden bir parça alıp kendi hayatına dönmek için. Dönünce evini biraz daha sever, rutinini biraz daha affeder, simitçiye biraz daha içten gülümser.
Ve bir sonraki yolculuğu planlamaya başlar. Çünkü içindeki o küçük ses hiç susmaz: “Hepsi bu mu?”
Değil. Hiçbir zaman değil.
Gezi, çekim ya da sadece sohbet için Instagram’dan yazabilirsiniz. Yolda çektiğim videolar YouTube kanalımda.